2 Kasım 2008 Pazar

Uyandım

Şiir üçlemesinin nin 3. sü ve son olanı.

Uzun bir aradan sonra hayatın tekrar vücudumla buluştuğunu hissetmiştim.
İyi de peki ben neredeydim?
Şaşırmıştım.
Alabildiğine uzanmış bulut tarlalarının ortasında, kendimi sonsuzluğa doğru uçarken buluyordum.
Altımda uzanan engin ve masmavi okyanus dalgalarının neşesi, masmavi gökyüzündeki bulutların özgürlüğüyle birlikte raks ediyordu.
Bense sadece armoniye ayak uydurmak istiyordum o an.
Ama varlığımın, beni tüm eşsiz güzelliğiyle saran bu iki mavinin uyumunu bozduğunu fark edebiliyordum.
Peki nerde olduğumu anladım ama burada ne yapıyordum ve niçin buradaydım?
O an gerçeği yavaş yavaş anlamaya başladım.
Sanırım bilmediğim bir oyunun içindeydim.
Ama oyunda yalnız değildim.
Benim gibi vücutlarda hapsedilmiş milyonlarca, hatta milyarlarca ruhu izliyordum.
Hepimiz, bir pamuk tüyü misali yavaşça denize doğru süzülüyorduk.
Ancak bu deniz nasıl bir denizdi ki?
Normal olmadığına emindim…
Sanırım şimdi küçük bir dejavu yaşıyorum…
Yavaş yavaş denize süzülmenin dejavusuydu bu.
Birden bunun sadece anlık, yanılgı bir anıdan ibaret olmadığını anladım.
Daha önce de burada bulunmuştum ama neden?
Hatta denizde bir dehlize doğru yüzüyor ve titreyerek bir şeyler fısıldıyordum evet evet hatırlıyordum.
Hafızamı zorlamaya başladım.
Gözlerimi sımsıkı kapatarak tüm gücümle hafızama yükleniyor, denizdeki o an ne yaptığımı çözmeye çalışıyordum.
Titriyorum...
Ama olmuyor, hiçbir şey aklıma gelmiyordu.
Birden denizin ılık ve yumuşak suyunun, bedenime kavuştuğunu hissettim.
Artık pek bir şeye şaşırmıyorum.
Bedenim, denizin suyuyla buluştuğunun hemen ardından ruhumdan arınıyor ve deniz suyunda çözülüp sonsuzluğa karışıyordu.
Artık maddeden soyutlanmış bir şekilde denizde yüzüyordum, benim gibi milyonlarca ruhla birlikte.
Ama hala daha önce burada bulunduğumda ne fısıldıyor olduğumu hatırlayamıyordum.
Anımsamak için zorladıkça daha da zorluyorum.
Sanırım bir şeyler anımsamaya başlamıştım.
“Hayır, olmayacağım, olmak istemiyorum tekrardan montun, ojen, aynan…” “Ben kendim…”
Hatırladığım kısım, şimdilik hiçbir şeyi aydınlatmıyordu.
Daha birkaç nesne saydığımı hatırlıyordum ama ben kimin nesnesi olacaktım da olmak istemiyordum ki?
Beni böyle düşünmeye iten neydi?
Daha önce burada bulunduğumu hatırlamamın verdiği heyecan ve şok dalgasıyla, histerik bir şekilde titriyordum.
Önümüzde koskocaman oluklar vardı, her ruhun girişiyle birlikte gökyüzünü yeşile çalan bir ışık saçıyorlardı.
Yanımdaki tüm ruhlar, muhteşem görüntünün verdiği lezzetle kendilerinden geçmiş, sıralarının gelmesini bekliyorlardı.
Ancak bir ben farklıydım aralarında.
Olanca gücümle tekrardan anımsamayı deniyordum.
Olmuyordu.
Ne kadar çabalasam da, bu bana tanrı tarafından ihsan edilmedikçe, olmayacaktı da.
İlerliyorduk.
Sona yaklaştıkça bir şeyler hatırlamaya başlamıştım.
Simasını hatırlayamadığım, ama tanıdık gelen bir ismi sayıklıyordum.
“Dilek hakkımı boşa savurmayacağım, kendim olmak istiyorum.”
Sanırım kendimi kaybetmiştim, ama neden orada bulunuyordum ki?


İlerledikçe, hafızamda parça parça olmuş anılar, bir bütün oluşturmaya başlamışlardı.
Sanırım birini sevmiş, ancak sonra ne olmuşsa olmuştu ki bunları söylüyordum.
Kendimi kaybettiğim ve çıkmaza girdiğim sırada da tanrı sesimi duymuş ve bana bir dilek hakkı vermişti.
Dileğimi, tekrardan kendim olmayı dileyerek gerçekleştirmiştim.
Bir önceki hayatım, artık tüm çıplaklığıyla gözlerimin önündeydi.
Önceki hayatımın, kısa bir kesitini izliyordum şimdi.
Değer verirken bile ne kadar kırıldığımı tarif etmenin imkanı yoktu.
Bu perişan halimi hatırladıkça, yaşadığım o zamana ağlıyordum.
Çok acı çekmiş olmalıydım, çünkü o zaman dilek dilerken bile gözyaşı döküyordum.
Az zamanım kalmıştı.
Peki, şimdi ne yapıyordum?
Ben ölmüşüm, ama şimdi bir ruh olarak, bir başka hayatta bana çizilen tanrı imzalı tuvalin boyası olmak üzere dünyaya gönderiliyordum tekrardan.
Sitem etmeden duramıyordum, ruh kıtlığı mı vardı ki sürekli hayata dönmek zorunda kalıyorduk?
Tekrardan ben olma şansım da yoktu.
Çünkü ben ölmüştüm.
Gözümü kapadım, yüzümde hafif bir tebessümle kısmetimi beklemeye başladım.
Dehlize girdim.
Bir anda etrafımı yeşil bir ışık huzmesi kapladı.
Gözümü açtım.
Şok oldum.
Bebek bir bukalemundum artık!
Ben bukalemunluğu bilmezdim ki, daha önceden hiç olmamıştım.
Ama bir yandan da sevinmiştim.
Hayattan istediğim an soyutlayabilirdim artık kendimi.
Artık köşe bucak kaçmama da gerek yoktu, kamufle olup saklanabilirdim hayattan.
Hayat böylece beni bulamaz ve hüzünlü anlarımı bana yaşatamazdı.
Gülümsemeye başlamıştı kör talihim bana...
O kadar mutlu olmuştum ki küçük ve sevimli bir yaratık olmaktan.
Kardeşlerimle sinek avlamaya çıkıyorduk.
Büyük birader hiç ıskalamıyordu, hep kazanıyordu yarışmayı.
Ailecek pikniğe gidiyorduk.
Büyük babam hepimizi topluyor ve kamufle olmayı öğretiyordu.
Büyük birader biliyordu ya, saklanıp saklanıp, kafamıza vurup kaçıyordu.
İşte yine oluyordu.
Aşık olmuştum pembe kabarıkları, çıkıntıları olan o tatlı küçük bukalemuna..
Aynı sınıftaydık, ona ne zaman baksam bana bakıp gülümsüyordu hafifçe.
Gidip onu ne kadar sevdiğimi söyleyecektim, artık adam olmuştum sanırım.
Çok mutluydum.
Sanırım hayat bana gülümsüyordu nihayet.
Yin…
Gözümü açtığımda her şeyi anladım.
Üzülmüştüm.
O, biraz önce titreyerek hatırlamaya çalıştığım ve haline acıdığım yaşamdaki bendim tekrardan.
Tüm yaşadıklarım rüyaymış, gene aynı monoton hayata dönmüştüm.
Sanırım bir kez daha basit bir rüyayla, hayattayken bir kez daha ölmüştüm.

0 garibin yorumu:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu